-
klavye aktivizmiyle ilgili daha önceki bir yazımın Karadergi’ye devşirilmiş yeni hali
Ben de isterdim ülkenin doğusunda kan gövdeyi götürüyorken, AB kapısı kapanmış, üniversitelerde OHAL uygulamaları yapılıyor, yayınevi sahipleri bastıkları kitaplar yüzünden hapsedilip, gazeteciler yaptıkları röportajlar, yazdıkları ama basmadıkları kitap taslakları yüzünden tutuklanıyorken, 114 toplu mezardan 1469 kişinin cesedi kepçelerle çıkartılıyorken, 12.000 genç bildiri dağıtmak ve afiş asmaktan dolayı okullarından uzaklaştırılıyorken, KCK davası başlı başına bir hukuk skandalı ve insanlık dramıyken, kadın cinayetleri %1400 artmışken, cümlemi bitirmeye çalışırken aklıma birden taş atan çocuklar, cumartesi anneleri, anadilde eğitim gibi sorunlar geliyorken, içimin sızlamamasını, yüreğimin sıkışmamasını, öfkelenmemeyi. Tüm samimiyetimle söylüyorum, tüm bu sorunlar yanı başımda yaşanırken oralı olmamayı, ‘benim kendi derdim bana yetiyor ’ diyebilmeyi, ama gel gör ki tüm bu olan bitene duyarsız kalmam mümkün değil sevgili okur. Çevremde görüyorum böylelerini, insan özeniyor; ‘dünya sikime, minare götüme bir hayat’, ‘bana ne KCK davasından, bana ne bir kürdün savunmasını Kürtçe yapamamasından, tohumlarına para mı verdim? ‘ diyebilmek vallahi büyük lüks sayın okur. Eğer sen de, ucu sadece sana dokunan konularda veryansın ediyorsan, ne bileyim sırça köşkünden ancak , şu son BTK kararları yüzünden çıkıyorsan, hükümeti ve pratikteki tüm uygulamalarını protesto etmek için ancak, sen ve yakın çevreni olumsuz etkileyecek internet sansürü ve içkili mekanlara sınırlandırma gibi kararlar sonrasında sokağa dökülüyorsan, sanma ki seni kınıyorum ey okur, aslında kıskanıyorum ben senin gibileri, dünya sadece senin etrafında dönünce ne güzel di mi? Ohh! Sikimle taşağım ipimle kuşağım, ama sikeyim ben böyle mutluluğu afedersin. Başkalarının hassasiyetlerine duyarlı olmadığımda içimi bir vicdan azabı kaplıyor benim, evet bir vicdanım var benim, sende olmayan, benim devlet denen sindirim sistemine öfkelenmem için ailemden birine bok yedirilmiş olması gerekmiyor Diyarbakır Cezaevi’nde, bu aşağılık rezilliğin herhangi bir ‘insana’ yapılmış olması yeterli tepki vermem için. 12 Eylül darbecilerinden nefret etmem için ailemden birilerinin asılmış, mesleğinden uzaklaştırılmış ya da işkence görmüş olması gerekmiyor, sesimi çıkarmam, ‘darbeciler cezalandırılsın’ demem için, bu tarihi ayıbın yaşanmış olması yeterli nazarımda.
Hep bölünmemizden korkulur bu ülkede, ‘bölücülük’ faaliyetlerinden ötürü yüz binlerce insan hapis yatar ama söyle bana okur, sence bizden daha bölünmüş olabilir mi bir toplum? Bizim hep birlikte kutladığımız bir bayramımız mı kalmış, milli bir sevincimiz , ortak bir hüznümüz mü var? Öldürülmesine yas tuttuğumuz bir gazetecinin katiliyle hatıra fotoğrafı çektiren polisler açığa bile alınmıyor bu ülkede, suçu ‘kürt’ olmak olan 355 çocuğun ölümünü bile intikam unsuru yapmışız biz, söyle bana daha nasıl bölüneceğiz? Paramparça olmuşuz , nasıl toparlanırız kim bilir? O yüzden sen, sadece internet sansürü’ nü protesto etmek için sokaklara döküldüğünde, aynı hassasiyeti tüm bu yukarıda saydığım olaylarda da göstermeni, aksi takdirde seni samimi değil egoist bulduğumu ve en acısı da bu protestonun hiçbir kazanımı olmayacağını düşünüyorum . Çünkü birlik olmuş toplumlarda, birine yapılmış bir haksızlık tüm topluma yapılmış sayılır, sen, başkalarının hassasiyetlerine duyarlı olmazsan, o’ndan senin hassasiyetlerine duyarlı olup seninle omuz omuza yürümesini nasıl beklersin? Sen, hayvan barınaklarındaki insanlık suçlarına karşı hassas olup, tersane işçilerinin çalışma koşullarını normalleştirirsen, içki içeceğin mekanlar kısıtlandığı için sokaklara dökülür ama, ‘ölüm, maden işçilerinin kaderinde’ var dendiğinde gıkını çıkarmazsan, bdp’li bir vekil polise tokat attı diye tüm kürtlere ana avrat düz gidip, polis, başka bir bdp’li vekilin bacağını kesilme raddesine getirdiğinde çıt çıkarmazsan, gireceğin siteler devlet eliyle filtrelenirken yürüyüşler organize edip, sırf Kürtçe basıldığı için kapatılan Azadiya Welad gazetesi için kılını kıpırdatmazsan, kısacası örgütlenmez, birlik olmaz ve dünyayı sadece senin etrafında döndürmeye devam edersen, o ötekileştirdiklerini kendi hayatına katmazsan, senin daha çok siten kapanır, devlet senin değil internetine, evinde izlediğin tv kanalına bile filtre getirir sevgili okur. O yüzden aç artık şu gözlerini, çık biraz şu sırça köşkünden, dünya sadece senin etrafında dönmüyor, dahil ol şu dışarıdaki hayata. Bir hayatın var ‘insan’ gibi, insan olmaya yaraşır şekilde yaşa onu. Lütfen!
P.S: Yazıdaki ‘sen’ aslında sana değil okur, sen biliyorsun kimi/kimleri kastettiğimi, gereksiz alınganlık yapıp, osuruktan nem kapma rica ederim.
Source: karadergi.com
-

Bianca Jagger Studio 54’te. 70 sonlarının, Steve Rubell ve İan Strachager ikilisinin New York’taki eski bir tv stüdyosundan devşirip yarattıkları efsane gece klübü. Bu ikisinin ‘end up’ı pek yakışmadı bu şaşaalı yaşama, vergi kaçakçılığından 80’de hapsi boyladılar ama klübü kapatmadan önce yaptıkları ‘the last party’ başlı başına bir yazı konusu…Aslında Studio 54 ve müdavimleri başlı başına bir yazı konusu ya neyse, bu konunun ve yazının üstüne başka bir gün eğileceğim.
Lady Godiva demişken Studio 54’le ilgili harika bir şehir efsanesi okumuştum bir yerlerde. Gözünüzün önüne bir at üstünde iki tane yarı çıplak kadın getirin, New York sokaklarında Studio 54’ün kapısına, tarihteki Lady Godiva’ya gönderme yaparcasına (11.yy.da yaşamış lady Godiva kocası olan dük’ün halka uygulayacağı vergileri yürürlüğe sokmaması için eşine rest çeker ve eğer vergileri kaldırmazsa tüm şehri at üstünde çırılçıplak turlayacağını söyler. Kocası Mercia dükü vergileri geri çekmez, Lady Godiva’da tüm halka evlerinden çıkmamalarını salık verir, halk Lady Godiva’ya o kadar saygı duyuyordur ki, kendisi at üstünde çıplak şehirden geçerken ne sokağa çıkarlar, ne de pencerelerinden bakarlar, biri hariç, Tom adında biri pencereden lady’i izler ve ‘peeping tom’ deyimi de buradan gelir derler :/ ) giyinmiş geliyorlar, daha doğrusu giyinmemiş halde geliyorlar, giriş izni için bekleyen nightclubber’ların arasında atın üstündeler, içeri giriş izni bekliyorlar, kısa bir süre sonra emprezaryo, içeri kimin girip kimin girmeyeceğine karar veren o muktedir, atın içeri girebileceğini ama hanımların içeri alınmayacağını söylüyor! Ve muhtemelen Bianca Jagger’ın klubün içinde üstüne binip poz verdiği bu at o at :)
Sonra kendine ‘party animal’ diyen arkadaşlarımı görünce kafamı hangi yastığa gömsem de anırarak gülsem bilemiyorum tabi
-
DÜŞÜNCEN Mİ SENDEN DAHA ÖZGÜR, SEN Mİ DÜŞÜNCENDEN?
Bir ülke düşünün, TMY sanıklarının sayısı bir önceki yıla göre 5 kat artmış olsun. Bir ülke ki, hali hazırda 57 gazetecisi hapiste, devam eden davalar sonucunda bu sayı 700’lere çıkabilecek olsun. Bu ülke ki, Uluslararası Basın Enstitüsü’nün (IPI) yayınladığı basın açıklamasında, tutuklu 57 gazetecisiyle, Çin ve İran’ı geride bırakarak ‘gazeteci hapis listesi’nde 1 numaraya oturmuş olsun. Bir ülke düşünün, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı basın özgürlüğü temsilcisi, ülkenin dışişleri bakanına, basın kanununda reform yapılması gerektiğini ve gazetecileri tehdit ve yıldırma politikalarına son vermelerini salık versin, ama bu ülke, sözüm ona kendisini ileri demokrasi seviyesine taşıyacak olan anayasa referandumu’ndan çıkalı henüz birkaç ay olmuş olsun.
Bir ülke düşünün, sayıları ve isimleri burada tek tek saymaya yetmeyecek kadar çok olan ‘sakıncalı içerikli’ kitapların yazarlarının ve yayıncılarının davaları ceza mahkemelerinde, terörle mücadele yasası’ndan yıllarca hapis istemleriyle sürsün. Hatta bu ülkenin insanları ‘devlet’ denen sindirim sistemi tarafından öylesine öğütülmüş olsunlar ki, demokrasinin en temel ilkesi olan, düşünme hakkından, ve bu hakkın korunması gerektiğinden, düşüncenin sadece soyut bir eylem olmadığından, ifade, tartışma ve bunu YAYINLAMA özgürlüğünü beraberinde getirdiğinden de bihaber olsunlar ve bu en temel demokratik hakkın ‘terör propagandası’ başlığı altında defalarca ırzına geçilmesini kanıksasınlar.
Öyle bir ülke ki, bu yazıyı okudukça, okurun zihninde, kendi karikatüründe, ‘allah yok din yalan’ yazdığı için toplumca linç edilen, geçtiğimiz yıllarda ‘hayvanlar alemi’ adlı karikatürleri yüzünden başbakan tarafından haklarında hakaret davası açılan Penguen dergisi karikatüristi Bahadır Baruter, ‘PKK propagandası’ içeren haberlere yer verdiği iddiasıyla 166 yıl 6 ay (yazıyla yüz altmış altı yıl altı ay) hapis cezası alan Azadiya Welat gazetesi sorumlu müdürü Vedat Kurşun, tam Vedat Kurşun demişken daha bugün Mardin’de gözaltına alınan aynı gazetenin çalışanı Yasemin Yılmaz, PKK lideri Murat Karayılan’la röportaj yaptığı ve ‘Basın ve yayın yoluyla terör örgütünün açıklamalarını yayımlamak’ suçlamasıyla 10 ay hapis cezası alan gazeteci Hakan Tahmaz canlansın. Öyle bir ülke ki bu anlattığım, Nobel ödülü sahibi tek ferdi, bir yazar, Orhan Pamuk, ‘1.5 milyon ermeniyi, 30.000 kürdü katlettik’ dediği için mahkum edilmiş olsun, ömrünün üçte birini 8 kez girip çıktığı hapiste geçirip, orada yazdığı 36 kitabın 33’ü yasaklı ve tüm bu baskılanmaya rağmen tutarlılığından ve sömürgeciliğe karşı duruşundan asla ödün vermeyen İsmail Beşikçi’nin, yine, yeniden bir 9.kez mahkum edildiği bir ülke.
Daha nesini anlatayım ey okur, bu öyle bir ülke ki, düşüncelerin ve sahiplerinin hapsedilmesi için, kitap olarak, röportaj olarak, bir gazetede ya da hukuk dergisinde makale olarak yayımlanmış olması da gerekmiyor, evinizdeki bilgisayarınızda taslak halinde olmaları bile yeterli. Sizi, henüz basılmamış kitap taslağınız için gözaltına alır, nöbetçi mahkemede aleyhinizde tek bir delil olmadan tutuklar, sonra da tutuklanmanızın ‘gazeteci’ kimliğinizle alakalı olmadığını kara çalıverirler üstünüze. Hatta bu da yetmez, bu taslak kitabın nüshalarının bulunduğu eşinizin, dostunuzun bu nüshaları teslim etmezlerse ‘terör örgütüne yardım ve yataklık’ la suçlanmaları işten bile değildir. Yok hayır, bilemediniz, bu ülke Nazi Almanya’sı değil. Yanlış tahminde bulundunuz, o zaman ben biraz daha anlatmaya devam edeyim bu ‘yalnız ve güzel’ ülkeyi size.
Burası öyle bir ülke ki, düşünce özgürlüğüne, örgütlenmeye, basın özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne, cinsel kimlik özgürlüğüne gelene kadar, sayıları 25 milyonu bulan alevi vatandaşın, yüzyıllardır süregelen sünni baskılar, aşağılanmalar, dışlanmalar ve katliamlarla asimile edilmeye çalışıldıkları için kimliklerini yüksek sesle söyleyemedikleri, söylemeye çekindikleri bir ülke. Geçtiğimiz yıl evleri sabaha karşı basılarak gözaltına alınan, daha sonra tutuklanan Sosyalist Demokrasi Partisi başkanı Rıdvan Turan’ın, genel başkan yardımcıları Günay Kubilay ve Ecevit Piroğlu’nun, Merkez Yürütme Kurulu üyesi Ulaş Bayraktaroğlu’nun, Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüleri Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz’ın, okurları Semih Aydın’ın, Bilim ve Gelecek editörü Baha Okar’ın, Red yazarı Hakan Soytemiz’in aralarında bulunduğu 14’ü 7 aydır tutuklu 22 kişi hakkında ‘silahlı terör örgütüne üyelik’ suçlamasıyla dava açıldığı, ama iddianamede tek bir somut kanıtın olmadığı, ileri sürülen suçlamaların Newroz , İMF karşıtı protestolar, Orhan Yılmazkaya’nın yargısız infazını kınayan basın açıklamalarından öteye gitmediği bir ülke. AİHM cezalarının son 2 yılda % 645 arttığı, geçtiğimiz 30 yılda işlenen hiçbir gazeteci cinayetinin aydınlatıl(a)madığı, azmettiricilerin ortaya çıkarıl(a)madığı, çıkarıldığında ‘bir şekilde’ salıverildiği, güvenlik kuvvetlerinin gazetecilere yönelik suçlarının cezasız kaldığı, Hrant Dink cinayetinde aşikar olan ‘devlet ihmali’ nin tüm boyutlarıyla tartışılamadığı, devletin polisinin, Hrant Dink’in katiliyle hatıra fotoğrafı çektirip açığa alınmadığı bir ülke. Bir sempozyumda İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkmadığı gerekçesiyle, izleyicinin ‘ devletin hakimiyet alametlerinden olan İstiklal Marşı’nı alenen aşağıladığı’ gerekçesiyle 5 ay hapis cezasına çarptırıldığı bir ülke. Hali hazırda 10.000’e yakın sitenin internet erişimine kapatıldığı, Başbakan’ı protesto ettikleri için ‘kamu görevlisine hakaret’ suçundan hapis cezası alan alıp okuldan uzaklaştırılan üniversite öğrencilerinin olduğu bir ülke. Polise taş ve slogan attıkları gerekçesiyle 8 yıl hapisleri istenen 300’den fazla çocuğun koğuşlarında ağlayıp, zaten öfke dolu oldukları devlete karşı daha da çok bilendikleri bir ülke. Militarizmi daha 6 yaşından itibaren ‘rahat!’ ‘hazır ol’ komutlarıyla ilkokulda öğrenen, yıllar boyunca her hafta okulda ‘Türklük andını’ ezbere hep bir ağızdan damarları şişerek söyleyen çocukların olduğu, aralarından 11 yaşındaki bir tanesinin andı söylerken küfür etmesi sonucu Emniyet Müdürlüğü’nün inceleme başlatmaya utanmadığı bir ülke. Tüm bu anlatılanlar size hala ‘yok artık’ dedirtemediyse, bu ülkede, vicdani, ahlaki ya da dini inançları yüzünden askere gitmeyi reddeden vicdani retçilerin, aylarca, yıllarca askeri hapishanelerde tutulduğunu, vicdani redde destek verenlerin de ‘halkı askerlikten soğutmak’ suçundan hapis cezası aldıklarını da ekleyelim o zaman.
Yukarıda yazdıklarım senin sırtındaki tek bir tüyü bile ürpertemediyse, bu senin suçun değil, beynini, dezenformasyon ve ezberci eğitim sistemiyle yıkayan, seni uyuşturan, seni yozlaştıran, seni milliyetçilik ve devletçilikle tıka basa doldurup sindiren, sıranın yakında sana geleceğinin bile farkına varamamanı sağlayan sistemin başarısıdır okur. Doğru ya, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ diye bir atasözünün olduğu topraklar buralar. Oysaki demokratik toplumlarda tek bir kişiye yapılan haksızlık tüm topluma karşı yapılmış sayılır, bu bilinç sende yerleşmedikçe, hücrelerine işlemedikçe, sen bunu özümsemedikçe hiçbir haksızlığın, adaletsizliğin önüne geçemeyiz. Sen benim yukarıda yazdıklarımın hiçbirine katılmayabilirsin, ben senin savunduğun hiçbir fikri onaylamayabilirim, ama, bizi ‘insan’ yapan da bu değil mi? Farklılıklarımız, karşıt görüşlerimiz ve bunları tartışabilmek değil mi ufuklarımızda yeni pencereler açacak olan? Evrimin bizlere bahşettiği en değerli işlevimiz olan düşünmek eyleminden ötürü cezalandırılamayacağımızda gel hemfikir olalım. Gel at artık üstündeki o ölü toprağını, gömme artık o kafanı kuma, gel sen de örgütlen, seninle taban tabana zıt görüşlerde olsa da kimsenin inançları ve düşünceleri yüzünden hapsedilmemesi, cezalandırılmaması, tehdit edilmemesi gerektiğini anla artık. Korkma tepki vermekten, çekinme sesini yükseltmekten, çünkü artık bugün ‘insan’ olmanın gereklerini yerine getirmezsen, o yılan çok yakında sana da dokunacak.
Bundan birkaç yıl önce ‘Özgürlük nedir?’ sorusuna ‘–Hiç yalan söylemek zorunda kalmamaktır.’ diyordum. Ama bugün, tüm bu yaşananlardan sonra, ’-düşüncelerimi bulunduğum her ortamda yüksek sesle söyleyebilme ve yayınlayabilme hakkımın olmasıdır.’ derim. Bu, hepimizin en temel hakkı. Gel hep beraber bu hakkımıza sahip çıkalım.
Posted on May 6, 2011 with 1 note
Source: karadergi.com
-
dijital aktivizm my ass
KAMUOYUNA DUYURU; dün gece ‘klavye aktivizmi’ne ‘geçiren’ birkaç tweet atınca ben, şimdi gördüm dm.lerden kimi ‘hedef aldığımı’ soran arkadaşlar olmuş. Açıklama gereği duydum, demek ki tek bir kişiye ‘ayar vermeye’ çalıştığım fln düşünülmüş. Oysaki, hükümetin pratikteki tüm uygulamaları malumken, AB kapısı kapanmış, üniversitelerde ohal uygulamaları yapılıyorken, yayınevi sahipleri bastıkları kitaplar yüzünden hapsediliyor, 114 toplu mezardan 1469 kişinin cesedi kepçelerle çıkartılıyor, 12.000 genç, afiş asmak/bildiri dağıtmaktan üniversitelerinden uzaklaştırılıyorken, KCK davası başlı başına birhukuk skandalıyken, kadın cinayetleri %1400 artmışken, anadilde eğitim, taş atan çocuklar, cumartesi anneleri fln gibi kapanmayan yaralara değinmiyorum bile, bunlar kimsenin umrunda olmaz, neden? Çünkü klavye aktivistlerimizin keyiflerine dokunmuyor bu konular, onlara ne toplu mezarlardan, onlara ne bir kürdün savunmasını kürtçe yapamamasından, tohumlarına para mı verdiler? Amaaa ne zaman bir site kapanır, vay! Duyarlı arkadaşlarımız hemen bilgisayar başına geçip #xxxxxxxx’li tweetlerini ardı ardına sıralarlar…Sonra da ‘insanlık görevlerini’ yapmış olmanın verdiği rahatlıkla huzur dolu uykularına dalarlar…Başkalarının hassasiyetlerine karşı duyarlı olmazsanız, gün gelir sizlerin hassasiyetletinize karşı da o başkaları duyarlı olmaz. Birlik olmuş bir toplumda, birine yapılan haksızlık tüm topluma yapılmış bir haksızlıktır oysaki…Benim lafım herkese. Biz öyle kokuşmuş, öyle parçalanmış, öyle yozlaşmış bir toplumuz ki, ortaklaşa bir ölüme bile üzülemez olmuşuz. 35 yaşında kimseye kötülüğü dokunmamış bir anne öldüğünde bile kaç bin parçaya ayrılmışız. Topluca sevinebileceğimiz hiçbir birliğimiz kalmamış. Sen, hayvan barınaklarındaki kötü yaşam koşulları için duyarlı olur, ama tersane işçileri için oralı bile olmazsan, alkol içmen kısıtlandığı için siksik eder ama maden işçilerinin ölümlerini sıradanlaştırırsan, kalem kalem tüm ‘haklarının’ ırzına geçilir. Duyarlılıklarda dahi asgari bir tutarlılık gerekir. İnternette sansüre karşı duyarlı olup, kürtçe basıldığı için kapatılan bir gazeteye ‘basın özgürlüğü’ benim duyarlılık alanıma girmiyor’ dersen, ya da daha da ileri gidip ‘bu Kürtlerin de götüne rahat batıyor ne anadili lan! TC.’nin resmi dili Türkçedir tabiî ki de Türkçe konuşacak itler! dersen, ‘birlik’ olamadığın için, müyap kalkar müzik dinlediğin siteyi kapatır, digitürk gelir içini döktüğün blogspotunu kapatır. Misal, Diyarbakır cezavinde yaşananların hakkını aramak için ailemden birine bok yedirilmiş olması gerekmiyor benim insanlık algımda. Herhangi birine bu kötülüğün yapılmış olması yeterli. Benim insanlıktan anladığım bu! Ama, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ diye korkunç bir atasözünün olduğu topraklarda bu vurdumduymazlığa çok ta şaşırmamak gerekir belki de, ben hala ve inatla şaşırıyorum. O yüzden bana son derece yapay ve üzüntü verici derecede komik geliyor bu hashtag’li protestolar. Herkes, ben de dahil olmak üzere, şapkasını önüne alsın, önce kendisine karşı dürüst olsun, haklar böyle mouse-click activism’le aranmaz, hak dediğin sokağa çıkıp söke söke alınır. Sıcak evinden, dizinde battaniye, elinde kahvenle aktivizm yaparsan, daha çok uzun süreler bilgisayarının dns ayarıyla oynarsın arkadaşım, benden söylemesi…
-
uçuk
Ağzında bir yara olduğunda dilini hep oraya götürüp kendi canını yakarsın ya…Yarandaki kabuk daha tam olgunlaşmadan koparıp kanatırsın, akan bir damla kanı parmak ucunla alıp yalarsın ya…Bile isteye uçuğunu tatlı tatlı ısırır, acıyla karışık zevk alırsın ya…Sevişirken hırpalanmak, sonrasında kendinle başbaşa kaldığında sana o sevişmeyi hatırlatacak o izleri vücudunda taşımak istersin ya…Canın yandıkça yaşadığını hissedersin ya…Herkes böyle diil elbet…Ben öyleyim ama…Belki de bu yüzdendir hep ”challenging” adamları seçmem, kimbilir?
Evrenin çok değişik bir mizah anlayışı var. Olaylar, kişiler ve zamanlar değişiyor ama, alman gereken dersi bir türlü almıyorsan, o dersi tüm bu etmenleri değiştirerek defalarca önüne koyuyor. Eşekliği baki kalanlardansan, yine, yeni ve yeniden bu sınavlardan çakıp, sen, bir sonraki deneyime geçtiğini sanarken, aslında hala aynı derste takılmış yerinde sayıyor oluyorsun. Benim kısırdöngüm; uzun süren ve kendi tercihim olan yalnızlık dönemlerinden sonra, hayatımda yardımcı bir başka ruha ihtiyaç duyduğum anda, evrenin bana, o harikulade sarkazmıyla, hep ikili seçenekler sunması. İkizler burcu çift kısmetli olur derler. Evrenle aramdaki bu ulvi ve ‘klişe’ olmaktan, ‘klasik’ olmaya terfi etmiş ilişkimizi, astrolijiyle sıradanlaştırmak istemediğimden, bu ‘çift kismet’ konusunu bir kenara park ediyorum.
İsimler değişiyor, mekanlar, tanışmalar, etkileşimler ve şiddetleri değişiyor ama, tüm alt açılımları iteleyip, seçenekleri iki ana başlıkta karşı karşıya getirirsek, kabaca elde şu kalıyor; huzur veren ve enerji hırsızı, değer veren ve senden çalan, seni sevecek olan ya da seni sikecek olan, veren ya da alan…Daha da uzatırım, gerek yok. Ben hep kırmızı hapı seçtim…”He who hesitates is a damn fool” demiş Mae West. Tabi ya! Aşkta huzur aramak, timsahta merhamet aramakla eşdeğer. Huzur ararken bakılacak yer aşk değil. Doğa? Belki. Tatil? Neden olmasın. Seks? Sanmam. Resim, müzik, sanat? Elbette. Aşk? Asla! Aşk yerini sevgiye ve saygıya bırakınca huzur da çiftimizi bulurlurlurrrr blablabla, bu kişisel gelişim kitap cümleleri bile içimi sıkıyorken ilişkide bana huzur vadeden adamları seçmediğim için kendimi suçlamamam ve gözükaralığımla gurur duymam çok şaşırtıcı olmasa gerek. Seçimlerimden dolayı bir pişmanlık duyduğum gibi bir izlenime kapıldıysanız, özür dilerim, benim hatamdır, ben kendimi doğru ifade edememişimdir. Yazımın başında da söylediğim gibi, kabuklarını zamanı gelmeden kaldırıp kanatan, daha çocukken bile sallanan dişlerini düşmeleri gereken zamandan çok daha önce söken, fiziksel acıdan ayrı, ruhsal acılardan ayrı marazi zevk alan biri olarak, beni yoran, hırpalayan, sarsan adamları seçtiğim için pişman değilim. Ama yine de, acaba? demiyorum desem yalan söylemiş olurum. Ama çok kısa sürüyor, hemen geçiyor. Ne diyordum, evet, hep birbirinin taban tabana zıttı iki erkek tipi…Bir kere de beni şaşırtıp teker teker gelin ulan! Ama yine de içine kısıldığım paradoksumda bir ilerleme kaydettim, en azından olan bitenin farkındayım. Zaten bu farkındalık düzeyine erişemesem, evrenin benimle böylesi incelikli şekilde taşak geçtiğini nasıl anlayabilirdim?
Ne yapacağını bilemediğin anlarda içindeki sesi dinle derler. Bende hep iki tane ses oluyor, onu ne yapıcaz doktor? Biri çok baskın, kafamın içinde çınlıyor; sol omzumdaki, elinde kırmızı hapı tutan minik iblisin sesi muhtemelen. Diğeri, çoook derinlerden, belli belirsiz duyuluyor; sağ omzumdaki, bir elinde mavi hapı, diğerinde de hedefi hep ıskaladığı yay ve okuyla Eros’un sesi olsa gerek. Şimdi yazının gidişatını, bir el freni dönüşüyle şova çevirip, bu içsesleri, ego, süper ego ve id’in, zihnimin katmanları arasındaki gel-gitleriyle ilişkilendirip çok freudyen konulara da girerdim, evet girerim bilirsiniz, ama girmeyeceğim, yeri değil. Ben de isterim seçtiğim adamlar ve dolayısıyla seçtiğim cinsel yaşamın çocukluğumdaki hangi travmaya çivilendiğini analiz etmeyi, ama bu yazının konusu seçimlerimin travmatik nedenleri değil. Her seferinde bile isteye aynı seçimi yapmam, hep kırmızı ‘hapı yutmam’.
Her insan ruhunu besleyen şeyleri çağırır hayatına. Benimki de sorularla, şüpheyle, kavgayla, huzursuzlukla, öfkeyle, şiddetle besleniyor. Sabah uyandığında yastığın üstünde bulduğun aşk notu da ruhunu besler elbet, ama bana kendimi keşfetmemi sağlayacak şey o not değil, ilişkimde mastürbasyon yapmak istemiyorum ben, sikilmek istiyorum, işte tam da bu yüzden, bana yastığa aşk notu bırakacak adam değil, ben öyle bir notu ona bıraktığımda ne tepki vereceğini bilemediğim için kıvrandığım, bıraksam mı bırakmasam mı? diye mideme kramplar sokan adam benim ruhuma iyi gelen. Anlatabiliyor muyum sana derdimi? Tüm ilişkiler içinde en derin, en doyurucu, en güzel, en sarsıcı ve hatta en delirtici olanı kendinle olan ilişkin. (Annelik konusunu bir kenara bırakalım, çünkü onun da kadın ruhuna kattığı değerin akıl almaz boyutlarda olduğunu tahmin ediyor, ama henüz kendi yolculuğumun ortasındayken başka birininkinde, kendi çocuğum dahi olsa, yol alamayacağımı bilecek kadar tanıyorum kendimi.) Sınırlarını, limitsizliğini, ne olup, kim olamadığını, daha ne kadar ileri gidebilirim?’i, daha ne kadarına katlanabilirim?’i sana sordurtamayan bir adamla içsel yolculuğun ne kadar ilerleyebilir? Aynı soruları sorup aynı cevapları almak seni ne kadar tatmin edebilir? Sana ezberletilen rolü daha kaç perde oynayabilirsin? Ben oynayamadığım için, hep daha fazlasını istediğim için, içimde gittikçe büyüyen bir delik olduğu için, kendimi keşfettikçe o deliğin küçüleceğini düşündüğüm için, acı çektikçe yaşadığımı hissettiğim için, insanoğlunun, mutlu anları olduğunu ama onu besleyenin mutsuzluk olduğunu düşündüğüm için, mutsuz oldukça sorguladığım için, sorguladıkça tatmin olduğum için, biriyle uyuduğumda bile yalnız olduğumu bildiğim için, yalnızlığımı çok sevdiğim için hep aynı seçimi yapıyorum.
Ta ki, kendi yolculuğumun sonuna gelene kadar…
-
Kirpik
Annem ile ilgili net olarak hatırladığım en eski anım; bir elimde anneannemin eli, diğerinde en sevdiğim bebeğim, hastane odasında yüzünde oksijen maskesi, kollarında iğneler, serumlar ve yarı baygın gözlerle bize doğru bakması. Ağlamayı çok isteyip te ağlayamadığında, boğazında gittikçe büyüyen bir yumru ağrımaya başlar ya hani, göz pınarlarından çıkamayan damlalar boğazında birikir, o halde kalakaldım. Henüz üç yaşımdaydım ve domuz inadım mizacım, ağlamadım. Anneannem kendini tutamazken benim tek yapabildiğim annemin yanına gidip, kimselerin değil dokunmak, hakkında konuşmasına dahi izin vermediğim oyuncak bebeğimi isteyip istemediğini sormak oldu. Çok zor konuşabiliyordu, bebeğin benimle kalmasını söyledi. Dönüp anneanneme : ”Senem’i çıkarın odadan görmesin beni böyle” diyebilmiş. O günden hatırlayabildiğim tek anım bu. Hani çocukluk anılarını senden ziyade aile fertlerinin anlattığı anılar şekillendirir, bir süre sonra artık sendeki anı şekil değiştirip anlatılanlarla bütünleşir, benimki öyle bir şey değil. Odanın üç tarafından gelen güneş ışığı ve aydınlık hiç o günkü lanet kasvetle örtüşmüyordu, annemin yatağına iki basamak çıkarak ulaşabiliyordun, her iki tarafında da makineler vardı ve bu üzerinde hiç konuşulmamış detaylar ve boğazımdaki o kafamdan büyük yumru hissi bugün bile aklımda. O nasıl bir üzüntü şoku ise hastaneden eve döndükten sonra ateşim 40’a çıkmış ve tüm vücudumu kırmızı lekeler kaplamış, kızıl hastalağına yakalanmışım. Üzüntümü, kırgınlığımı belli etmemek için kendimi hasta etme pahasına heykel olmam daha üç yaşımdayken başlamış meğer.
Kaymakam olan babamın şöförü, yanında oturan hemşirenin bacağına değme çekincesiyle jeepi arazi vitesine geçirmemiş. Buz tutmuş yolda şarampole yuvarlanmışlar. Arkada oturan annem jeepten fırlamış, yere düştüğü anda tüm kalça kemikleri kırılmış, o yerde yatarken takla atan jeep bacağının üstüne düşerek durmuş. Buz üstünde kırık kalçası ve iç kanamasıyla, saatlerce, önce kaza geçirdiklerinin fark edilmesini, sonra yardım gelmesini, en nihayetinde saatler süren yolculuktan sonra hastaneye yetişmesini ve fakat bu sefer de acil ameliyata alınması gerekirken, adları çıkmış azılı solcular oldukları için, dönemin Ankara Valisi’nin geceleri süregelen elektrik kesintisini özel izinle kaldırtması gerekirken,’ burunları sürtsün biraz’ diyerek o izni vermemesini, annem iç kanamadan ve ağrıdan yarı bilinçsiz buz gibi sedyede elektriklerin gelmesini ve ameliyat edilmeyi beklerken, babamın çıldırıp valinin evine giderek ‘’-Eğer karıma bir şey olursa, gelip seni burada çocuklarının gözü önünde gebertirim’’ tehditinden sonra elektrik kesintisinin özel izinle kaldırılıp annemin ameliyat edilebilmesini, yine babam, kaymakamlık anılarını yazdığı kitabında detaylarıyla anlattı. Ben haddimi bilerek böyle üstün körü bir özet geçiyorum naçizane.
Sonra? Sonrası 8 saat süren başarılı bir ameliyat, babamın anneme verdiği çok ünite kan ve ‘Eğer seni alçıya alırsak, bir bacağın diğerinden 2 cm.kısa kalır ama eğer 9 ay boyunca kıpırdamadan yatarsan, kalçan eski halinde kaynar ‘ telkininden sonra, annemin hangisini seçtiğini söylememe bile gerek yok sanırım. Benim için gözükara, limitsiz, en hafif tabiriyle deli derler tanıyanlar. Gen haritama bakmak gerek, bu aileden mülayim ve’ vur ensesine al lokmasını’ bir tip çıkacak değildi elbet. Tüm Nobel edebiyat serisini ve okunacak ne varsa bulup okuyarak geçirdiği ayların sonunda yürümek için 9 ay bekleyeceğini düşünmüyordunuz umarım. Sırtı yatakta bacakları duvarda minik minik yürüme alıştırmaları yaptıktan sonra hazır olduğuna kanaat getirip, 7.ayın sonunda acıdan çığlıklar atarak ve ağlayarak evden çıkıp babama sürpriz yapmak için kaymakamlık binasına yürümeye çalışmış, yolu bayağı da yarılamış ama bir yerde kilitlenmiş, adım atamaz olmuş, yoldan geçenlerden yardım isteyerek babama haber yollatmiş ve babam onu kimbilir kaç zamandır tutunduğu duvar dibinden alıp eve getirmiş, içten içe onunla gurur duyup, neden doktor sözü dinlemediğine söylenerek. Nitekim söylenilen süreden daha kısa bir sürede ayağa kalktı. Ve şimdi bu, deliliğimin yanına bile yaklaşamadığı, domuz inadımın onunkinin yanında el pençe divan durduğu, gücünden, saygı duymaktan öte ürktüğüm kadın, lanet olası göğüs kanseriyle mücadele ediyor. Yine çok güçlü, yine inanılmayacak kadar metanetli. 4 aydır gördüğü kemoterapinin hiçbir işe yaramadığını, yeni bir tedavi deneyeceğimizi öğrendiğimiz dün de çok güçlüydü. Bugün dünden de güçlü.
Sevgimi göstermekte üstüme yoktur benim. Birini seversem asla şüpheye düşmez o kişi sevgimden, bilir onu sevdiğimi. ‘Acaba? ‘ demez asla. Sarılmamdan, bakışımdan, ilgimden, ses tonumdan, koklamamdan ama en çok da dokunmamdan. Dokunurum ben sevdiğime, her anlamda, tenine, saçına, nefesine, bakışına, ruhuna ve kalbine.Sevmekten hiç korkmadım, sevmekle bir sorunum yok benim.
Üzüntüyü paylaşamam ben. Hep içime akar o lanet mel’un şey. Bir türlü dışarı çıkmak bilmez. Dışarı çıkmaya çıkmaya bir süre sonra içimde yolunu da kaybetti zaten. Söylenecek doğru şeyleri doğru tonda söyler, en duyulmak istenen şeyleri sıralarım da, içimin acıdığını, o an hüngür hüngür ağlamak istediğimi anlamaz kimse. Anlatamam. Umarsız, duyarsız ve kalpsiz mi gözüküyorum dışarıdan? Korkuyorum böyle düşünmesinden. Güç gösterisi değil ki bu. O çok güçlü olduğu için ben ondan da güçlü durmalıyım mı diyorum? Sidik yarıştırdığım akranım diil ki bu! Annem. Ama her zaman böyleydim ben, babam ölümden dönüp acil servise kaldırıldığında ‘Anne kendine gel, seni tokatlamak zorunda bırakma beni’ diye yalvaracak kadar, korkumu ve üzüntümü yine her zamanki gibi içime atıp kendimi yine ve yeniden hasta edene kadar. Kimbilir belki de dağılmamak için, bir dağılırsam bir daha toparlanamayacağımdan korktuğum için, şimdiye kadar bastırıp, yok saydığım tüm korkularımın evrimleşip, özsaygımın temel taşı olan o içsel gücümün ateşini körükleyen korkusuzluğa dönüştüğünü bildiğim için, yine her zamanki gibi heykel olmayı, o an ne yapılması gerekiyorsa yapıp ne söylenmesi gerekiyorsa söylemeyi görev edindim kendime. Ama bir yandan da içimin acıdığının, hem de çok acıdığının, üç yaşımda hastane odasında annemi gördüğümdeki gibi, boğazımda yutkunmamı engelleyen kendimden büyük bir yumrunun olduğunun bilinmesini istiyorum. Yazıya dökünce somutlaşıyor çünkü acı ve endişe. Salt düşüncede kaldığında hemen savuşturuyorsun kafandan. Savuşturmak istemiyorum, kimse bilmese de olur kendime bunu hatırlatmak için yazıyorum. -
çadır
Annemle babamın, devrime inanan naif ve idealist iki solcu aktivist olmalarından mutevellit, babamın kaymakamlıgı suresince 9 yılda 19 tayin görüp hep daha doğuya ve daha doğuya ”sürüldük”. Bu tayinlerin etkileri onlarda farklı, özellikle annemde, şehirde büyümüş bir kız olduğu için, depresif şekillerde tezahür etti. Ama kardeşim ve benim için harikulade bir dönemdi. Sabahları uyanıp kümesten yumurta toplamaktan, tavşanlarımızı elle beslemeye, ölen yavruları kendi uydurduğumuz cenaze ritülleriyle gömmeye, her iki ebeveynimiz de çalıştıkları için bizimle ilgilenen kürt kızlarından kürtçe öğrenip türkçe bilmeyen arkadaşlarımızla kürtçe anlaşmamıza kadar, bir çocuk için rüya sayılabilecek bir çocukluk geçirdik.
Ta ki, benim 6yaşıma gelip de doğuda, babamın kaymakamlık yaptığı Sivas- Koyulhisar’da anaokulu olmamasından dolayı İstanbul’a, babaannemin yanına anaokuluna gitmek için gönderilmeme kadar. Osmanlı’nın Endonezya büyükelçisinin kızı olan babaannemin ve Fatih Sultan Mehmet döneminde saraydan azledilen sadramazam sülalesi Çandarlı soyundan gelen dedemin, yani Türkiye’de yok denecek kadar az oldukları için istatistiki rakamlarla bile ifade edilmeyen Osmanlı Aristokrasi’sinden gelen ve o yaşıma kadar çok da fazla görmediğim, gördüysem de bende pek hatırası olmayan iki ”büyüğün” yanına gidene kadar. O zamana kadar, kümesteki hayvanlarla, bahçedeki köpeklerle, lojmanımızın bahçesine ailecek ektiğimiz mısırları, domatesleri toplayarak,çürüyenler için üzülerek, yağmur yağdığında yumuşayan toprakla oynayan bendeniz için İstanbul ve Sait Çiftçi Anaokulu ve bu yeni ev gerçek bir travma, hatta şahsıma giydirilmiş bir deli gömleğiydi. Nitekim ”bu çocuk deli” ”neden diğer çocuklar gibi değil ?” gibi soruların muhatabı olmam için bir ay yeterli oldu. Benim alışkın olduğum ”oyun arkadaşı” formuna uymayan, bireysel, paylaşmayan, gruplaşan ve şımarık çocukların içinde ben, öğle uykularında uyuyanlardan gözüme kestirdiklerimi tek tek uyandırıp okuldan kaçma teklifinde bulunan, babaannesinin yardımcısının yanına verdiği ”sağlıklı ve besleyici” yemekleri yemeyen, bu şehir çocuklarıyla iletişim çabasını bir süre sonra rafa kaldıran, huysuz, uyumsuz ve agresif bir çocuk olup çıkmıştım. Hiç unutmam, her gece ama her gece aynı kabusu görürdüm; babaannemin 6.kattaki evinin balkon penceresinden atlıyorum, havada döne döne yere düşerken o hem korkunç hem de harika iç uçması hissini yaşıyorum ve yüzüm tam kaldırım taşına çarpacakken uyanıyorum. İstisnasız her gece aynı kabus. Daha sonra bunu aile dostumuz bir psikiyatra sorduğumda cok mutsuz bir dönem geçirdiğimi söylemişti. Bunu bilebilmek için o kadar eğitim almaya gerek yok bunu ben de hem de daha o yaşımda biliyordum ya neyse. Bu, ”aman adaptasyon sorunu yaşıyor”, ”zamanla alışır” geçiştirmeleri benim öğle yemeği molasında yanımda oturan obez bir kızın köftesini istemem ve onun da beni reddetmesi akabinde benim onun yanağına tüm gücümle elimdeki çatalı saplamam, çatalı geri çekmem ve o, önce bembeyaz olan üç delikten kanların fışkırmaya başlaması ve benim de bu sahneden acaip korkmam ve öğretmenler tarafından eve sepetlenmemle son buldu. Sonra gelsin zeka testleri gitsin psikolog eşliğinde terapiler. Heyhat, normalin biraz üstünde bir zekaya sahip olduğumun öğrenilmesi ve yaşadığım ani ortam değişikliğinin ruhumda yol açtığı travmayı sarmak için, bu korkunç dönemi bir çocuk için yine rüya sayılacak bir şımartılma dönemi takip etti. İşte bu yandaki görseldeki çadır, benim, Osmanbey’in göbeğindeki, Osmanlı’dan kalma antika çin vazolarıyla, rus tablolarıyla, hereke halılarıyla, kaligrafilerle süslü evin tam orta yerinde prensesliğimi ilan ettiğim, artık televizyondan mı yoksa okumayı o yaşıma kadar sökmüş olduğum için ailenin medar-ı iftiharı olarak her ferdin hediye olarak getirdiği resimli kitaplardan mı öğrendiğimi bilemediğim kızılderili arkadaşlarımla beraber yaşadığım hayali ülkenin kalbinin attığı, ülkemi yönettiğim yerdi. ”Zaman-mekan makinesi” adını verdiğimiz giysi dolabına girer, içeride, karanlıkta nefessiz kalana, başım dönene kadar kendi etrafımda döner babaannemin ”artık tamam” komutuyla dışarıya ya kızılderili, ya gazino şarkıcısı, ya da sınıf arkadaşlarıyla yurtdışı tatiline giden uçaktaki bir öğrenci olarak çıkardım. Evine ilk geldiğimde bana kime ”siz” kime ”sen” denileceğini, çatal, bıçak, peçete kullanmayı, dilimdeki hiç hoşlanmadığı kürtçe kelimelerin yerine türkçe kelimeleri öğretmeye çalışan canım babaannem de benimle birlikte o yan rollerden birine bürünürdü. Bu yazı, lütuf addettiğim, çaycı Mine ablayla da, Fransa Kültür Bakanıyla da saatlerce sohbet edebilmemi sağlayacak birikimi, özgüveni, insan sevgisini, geniş bakış açısını, sadece bana verdikleri eğitim ve okuttukları okullarla değil, bu muhteşem çocukluğu yaşatarak sağladıkları için,ailemin yaşayan ve bu tip fırsatlarla anabildiğim göçüp gitmiş tüm fertlerine bir teşekkür olsun